ON İKİ ADA’YI NASIL VERDİK?

“Bunların (adalar) bir kısmı Yunanlıların, bir kısmı da İtalyanların elinde (Oniki Ada’yı kastediyor). Ahali ekseriyetle Rum. Vakıa Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkıyalık, iktisadi vaziyet cihetiyle adalar mühimdirler. Hatta Anadolu’ya tecavüz için mükemmel hareket üssü olabilirler. Fakat Türkiye’de onları ne almak, ne de sonra muhafaza etmek kuvveti var. Deniz aşırı muhafazalar büyük masraflar ister. Yalnız Çanakkale Boğazı’nın ağzını tıkayan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez. Yunan veya İtalya, kimin elinde olursa olsun. Bizde olmayınca kimde olursa olsun. İkisi de bize tecavüz edecek mahiyette… Sade buraları gayri askeri yapabilirsek Renimel matlup!… Bu husustaki siyasetimiz bu idi.
Bize ‘Meis adası sahilimize pek yakın olduğundan verilmesini’ Rauf, hükümet namına ısrar ile yazdı. Fakat bir ufak ve kayalık yermiş, neye yarayacak? İtalyanlara harekat üssü ise Rodos ve Kuşadası’dır. Burası o işe yaramaz. Bu adaların hepsi de Oniki Adalardandır. Bunları 1912′de Türkiye Uşi Muahedesi ile İtalya’ya zaten vermiş. Bize şimdi burada tasdikinden başka çare yok. Binaenaleyh kara sularımızdaki adaları aldık[3].”
Lozan ikinci delegesi Rıza Nur’un Ege adaları hakkındaki bu görüşleri askeri, coğrafi ve tarihi bakımdan kabul etmek mümkün değildir. Hele hele Uşi Antlaşması’nı tam zıt bir şekilde yorumlanması anlaşılır değildir. Oysa Trablusgarp harbi çıkıp, İtalyanların Oniki Ada’yı işgal etmeleri üzerine devrin Sadrazamı Said Paşa bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklamıştır:
“Adaların bence çok büyük ehemmiyeti vardır. Adaları veririm Trablus’u vermem; fikrinde değilim. Adaların ehemmiyeti çok fazladır. Binaenaleyh adaların kurtarılmasına çalışmalı. Hatıra gelecek şeyler vücuda gelecek olursa yalnız İstanbul değil, Anadolu sahilleri de tehlikeye girer. Önceden de söylediğim gibi bu adalar İstanbul ve Anadolu’nun karakollarıdır.”
Sonuçta, Lozan’da Oniki Ada İtalya’ya bırakıldı. Antlaşmanın 15. maddesine göre Türkiye bu adalar üzerindeki her türlü hak ve hukukundan İtalya lehine tamamen feragat etti.

Simi’ye
21 Temmuz 1923’de Lozan Anlaşması imzalandı ve 21 Ağustos’ta onaylanmak üzere yeni seçilen T.B.M.M.’ne sunuldu. Meclis’te yapılan uzun görüşmelerden sonra, bazı milletvekillerirnin[5] Misak-ı Milli ilkelerine tam anlamıyla uyulmadığı yolunda ileri sürdükleri aleyhte konuşmalara karşın, 14 red oya karşılık 213 oyla anlaşma onaylanıyordu.
Anlaşmanın onaylanmaması konusunda görüş bildirenlerin başında Şükrü Kaya geliyordu. 21 Ağustos toplantısında konuşan Şükrü Kaya’ya göre, “Hükümetin büyük zaferden beklediği netice gayet mütevazi idi: Misak-ı Milli sınırları içinde hür ve müstakil bir devlet. Fakat bu hak Lozan’da da esirgenmişdi. Antlaşma, 1913 sınırlarını bile temin etmiyordu. Semadirek ve Limni adaları alınamamıştı. Diğer adalar yani Rodos, 12 Ada ve Meis Anadolu’nun bir parçası olup İtalya ile hiçbir münasebeti yoktu. İşte bütün bu sebeplerle Anlaşmanın reddi gerekiyordu.”

meis adası
Türkiye ve İtalya arasında 1932 yılında Meis adası bölgesinde yer alan bazı adacıklar ile Bodrum körfezi karşısındaki Karaada’nın hangi devlete ait olacağı konusunda bir anlaşma yapıldı. 10 Mayıs 1933′te yürürlüğe giren bu antlaşmayla birçok ada Türkiye’ye bırakılmış, Meis kenti kilisesi kubbesi merkez alınarak çizilen ve yarıçapı bu merkez ile Sen Stephane burnu olan bir dairenin içinde kalan adacıklar da İtalya egemenliğine geçmiştir.
Lozan Anlaşması’nda, Yunanistan Oniki Ada’nın İtalya’ya devrini nihaî bir çözüm olarak kabul etmediklerini bildirmiş ve bu sorunun mevcut olan anlaşma hükümlerine ve milliyetler prensibine uygun bir biçimde çözümlenmesini isteme hakkını saklı tutmuştur. Böylece Türk Hükümeti Oniki Adalar’daki tüm haklarından feragat etmelerine rağmen, Yunanlı’lar haklarını korumuşlardır.
İtalyanlar 1912 yılında Oniki Ada’yı Osmanlı’lardan alır almaz hemen adaların yönetiminde değişikliğe gitmişler ve adalardaki Türk yönetimini ortadan kaldırmışlardır. İtalyan işgal kuvvetleri komutanlarından olan Amiral Presbiteno, işgal edilen adalarda vapurlara İtalyan bayrağı çekileceğini, yabancı yerlerle, yani adalar dışındaki haberleşmelerde İtalyan posta pulları kullanılacağını, işgal edilen adalar arasındaki haberleşmede ise postu pulu yerine ada cemaatlerinin mührünün kullanılacağını, Osmanlı Devleti’nden ithal edilecek eşyanın %11 gümrük vergisine tabi olacağını, buna karşılık Yunanistan’dan ithal edilecek malların gümrük vergisine tabi olmayacağını söylemiştir.

Madeira adası
İtalya Dışişleri Bakanlığı’nca idare edilen Oniki Ada İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İtalyanlarda kaldı. Oniki Ada’da resmi dil ve eğitim dili İtalyanca oldu. Basın ve konuşma özgürlüğü kısıtlandı. 1925 yılında şartlar daha da ağırlaştırıldı. Oniki Ada’da oturanlara İtalyan vatandaşlığına geçme mecburiyeti getirildi. Bütün bu baskılar sonunda da Oniki Ada’dan göçler başladı. İtalyan yönetiminde göçler sonucu Oniki Ada halkı %15 civarında azaldı.
İtalya faşist yönetimi, Oniki Ada’da bir yandan adalara yoğun bir İtalyan kitlesi yerleştirdi, diğer yandan adalıları İtalyan vatandaşı olmaya zorladı. Her yıl 300.000 kadar İtalyan, özellikle de ziraatçılar adalara getirilmek istendi. Ancak, Rodos’a gelen 20-30 kadar aile yıl dolmadan İtalya’ya geri döndüler.
İtalyanlar adalardaki Türk ve Rumlara İkinci Dünya Savaşı öncesinde baskı uygulamaya başladılar. Öğrenimin İtalyanca olmasını zorunlu hale getirdiler. Rum okullarına Rumca bilmeyen Türk öğretmenler, Türk okullarına da Türkçe bilmeyen Rum öğretmenler atadılar. Türk okullarında günde sadece bir saat Türkçe din derslerine izin veriliyordu. Türkleri ve Rumları İtalyanlaştırma gayretleri vardı. Türk çocukları İtalyan misyonerleri ile beraber Katolik ayinleri yapmaya mecbur edilmişlerdi.
1937′de Türk Cumhuriyet Bayramı kutlamaları çok coşkulu olmuştu. Adalardaki Türklerin konsolosluğa girmelerine bile silahlı İtalyan askerleri engel oldular. İtalyanlar adalardaki milli duygunun varlığından rahatsız oluyorlardı.
İtalyanların faşist yönetimi, hem İtalyan hem de dünya kamu oyuna zaman zaman Türkiye’nin güney vilayetlerini hedef alan beyanatlar veriyordu. Bu beyanatlardan dolayı Türk-İtalyan ilişkileri gittikçe gergin ve soğuk bir havaya giriyordu. İtalya Hükümeti daha da ileri giderek 1936 yılında Oniki Ada’yı, özellikle de Leros adasını tahkim etmeye başladı. Bu durum iki ülke ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Bu gerginlik İkinci Dünya Savaşı’na ve sonrasına kadar devam etti.
ON İKİ ADALARI KİMLER KAYBETİRDİ
Bundan 62 yıl önce 15 Şubat 1947′de tam olarak 390 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalmış olan Rodos ve 12 Adalar, resmen Yunanistan’ın egemenliğine geçti.
Trablusgarp Savaşı’nda İtalyanlara geçici olarak bırakılan Rodos ve 12 Adalar, “Monşerlerin” Lozan’da bu konuyu gündeme dahi getirmemeleri nedeniyle İtalyanlara terk edilmişti. 1947 yılında ise ABD ve İngiltere’nin adaları almamızı teklif etmelerine rağmen İsmet İnönü kabul etmemişti. Yine Limni Adası da Monşerlerin “unutkanlığı” nedeniyle kaybedilmişti. Çanakkale Boğazı’nı kapattığı için müzakere dahi edilmeden bize teslim edilen Limni Adası, alt komisyonun kayda geçirmemesi nedeniyle Yunanistan’a bırakılmıştı. İngiliz başmurahhası Lord Curzon dahi bu duruma şaşırmış ve uyarmak ihtiyacı hissetmişti.
 ZİHNİYET 12 ADAYI BÖYLE KAYBETTİRMİŞTİ
Türkiye’nin yakın tarihinin en dramatik olaylarından biri olan Ege adaları, dönemin zihniyeti tarafından anlaşılmaz bir şekilde Yunanistan’a verildi. 1912′de Trablusgarp Savaşı sırasında İtalyanlarca işgal edilen ve Lozan Anlaşması’yla  nedense İtalyanlara bırakılan adalar, Türkiye’nin Ege’deki karasuları içerisinde bulunmasına rağmen “monşer”lerin marifetiyle kaybedildi. Dönemin zihniyetinin Lozan’da İtalyanların egemenliğine bıraktığı adalar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından işgal edildi. Savaş sonrasında İtalyanların yenilmesiyle Türkiye’nin geri alabileceği adalar, 1947′de ‘Milli Şef’ İsmet İnönü ve CHP’nin Türkiye’ye yaşattığı en büyük yenilgilerden biri olarak tarihe not edildi. İtalyan ve Alman işgaline uğrayan ve savaştan yenik çıkan bu ülkenin adaları terk etmesiyle Türkiye’ye teklif edilen adalar, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından inanılmaz bir şekilde kabul edilmedi.
İNÖNÜ ÖNCE KAPTIRMIŞ, SONRA ÜZÜLMÜŞ
Rahmetli Ahmet Kabaklı “Temellerin Duruşması” adlı eserinde 12 Adalar, Rodos, Kerkük ve Musul’un kaybedilişi ile alakalı olarak TBMM’de bir oturumda İsmet İnönü’nün “Aslında yanlış yaptık. Bugün bu toprakların kaybedilişinin üzüntüsünü yaşıyorum” dediğini aktarıyor. Tarihçi Yazar Sadık Albayrak da adaların kaybedilmesinin o dönemdeki dünya konjonktüründen kaynaklandığını belirtere, “Misak-ı Milli sınırlarına sahip çıkamayan bir ülke 12 adaya da sahip çıkamamıştır” dedi.

Girit adası
MONŞERLER “ADAYI” KAYDA ALMAYI UNUTTULAR
Oniki Adalar dışında, Yunan işgalindeki adalar konusunda çok ilginç bir “Monşer unutkanlığı” daha yaşanmıştı. Lozan’da Çanakkale Boğazı’nı kapattığı için müzakere dahi edilmeden bize teslim edilen dört adadan biri olan Limni Adası, alt komisyonda “Monşerlerin” kayda geçirmeyi unutması üzerine Yunanistan’a bırakılmıştı. İngiliz Başmurahhası Lord Curzon dahi bu duruma şaşırmış ve uyarmak ihtiyacı hissetmişti. Dr. Rıza Nur bunu hatıralarında şöyle naklediyordu: “Komisyonda Limni bizim müşavirler tarafından unutulmuş. Lord Curzon, komisyon celsesinde bu sebeple bizimle alay etmiştir. Hakkı var. Kendi menfaatimiz hususunda büyük bir gaflet edilmiş idi. Bu müşavir de Tevfik reisicumhur katibi idi.” Bu nedenle, Yunanlılar mağlup geldikleri Lozan’dan Londra Antlaşması’nın adalar konusundaki hükmünü heyetimize kabul ettirerek ayrılmayı başarmışlardı. Bu hükümle Sevr’de Türkiye’ye bırakılan adaların sayısı üç iken Lozan’da bu sayı İmroz ve Bozcaada olmak üzere ikiye düşmüş oldu.

Malesef kurtuluş savaşını kazandık diyoruz. Ama İngilizler,tek kurşun atmadan nedense 622 yıl dünyanın yönetim merkezi İstanbul’u terk edip gidiyor.İtalyanlar savaşmadan gidiyor. Fransız sadece yöre halkı ile savaşıp bu ülkeyi terk ediyorlar.Sömürge düzeni kurdukları ülkelerde çok can kaybı verip yıllarca ellerinde tutmuş bu Avrupalılar neden böyle bir hamle yapıp, böyle önemli toprağı bırakıp gidiyorlar.Anlaşma oluyor. Boğazlar tarafsız geçiş bölgesi,burnumuzun dibindeki adaları alamıyoruz,özellikle nedense bu kadar kilise camiye çevrilmişken;Ayasofya müze haline getiriliyor, ŞU ANA KADAR ÜZERİMİZE RUHSATI OLAN BİR TANE YERALTI KAYNAĞINA SAHİP DEĞİLDİK. BÜTÜN HEPSİNİ AVRUPALILAR İŞLETİYOR. BP VE SHELL PETROL YATAĞI TESPİT ETTİĞİ YERE EL KOYABİLİYORDU. Elli milyon Avrupalının öldüğü ikinci dünya savaşından çıkan ülkeler bugün süper güç olduğu halde biz neden hala 3. dünya ülkesi olmaktan çıkmaya çalışıyoruz.3. dünya ülkesi diyorum çünkü; darbelerle yazılı bir tarihi olan bir devlet için başka bir şey söylenemez. Bunun gibi belki buraya yüzlerce noktaya değinebilirim. Ufak bir örnek daha vereyim; 1950 yılına kadar biyografi-anı-hatıra yazmak yasaktı.60 yıl önceki cumhuriyet tarihi o kadar karanlık ki hiçbir şey net değil.


                                                                                    Tarık Onur KARABULUT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir