Araç çubuğuna atla

MAHMUD EROL KILIÇ İLE SÖYLEŞİ


Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi

Dine çağrı yapan kurum ve kuruluşların sürekli olarak Kuran’a ve vahye vurgu yaptığını, canlı Kuran olan Peygamberimize pek değinmediklerini görüyoruz. Âlemlere rahmet ve âlemlerin yaratılma sebebi olan peygamber telâkkisinden uzaklaşmamız, tasavvufî hayattan uzaklaşmamızla doğru orantılı mıdır?
IMG_3396Bu ayrımı yapıyor olmaları aslında İslâm düşüncesinde sekülerizmin gizli bir uzantısı. Çünkü bu yaklaşımın kökleri de insan algısındaki ve tanımlamasındaki yanlışlıktan kaynaklanıyor. Modern Müslümanım diyen kimselerin vahiy algısı daha çok soyut bir kavramsal şemadır. Oysaki geleneksel İslam anlayışında, daha çok tasavvufi yorumlu anlayışta vahyin muhatabı olan peygamber bir bakıma o vahyin mücessem halidir. Bu nokta önemlidir ama aynı zamanda tehlikelidir. Bu tehlikeden dolayı İsevilik çıkmıştır.
Peygamber Efendimizin biyolojik ve tarihsel bir tarafı vardır; Mekke’de doğmuş ve Medine’de vefat etmiş bir varlıktır. Ancak zuhura gelen her varlığın aslında hakikati zuhur planında değildir. Her gerçeklik, felsefecilerin dediği arketipler âlemi, sufilerin dediği misal âleminin yansımasından ibaret olunca hakikati oradadır. Bir Nebinin kalitesi, keyfiyeti o nebinin kendi maneviyatıyla irtibatlıdır. Kuran ayrıdır Hz.Muhammed ayrıdır diyenler; bize esas olan vahiydir, o bir postacıdır diyenler; tamam onu seviyoruz ama bu kadar büyütmeyin çünkü o olmasaydı bir başkası olurdu, onun vazifesi vahyi getirmekti, biz vahyi alırız Kuran bize yeter diyenlerde sadece metine indirgeyen fundementalist anlayış birçok dinde karşılığı olan bir anlayıştır. İslam’da son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar Türkiye’de mealciler vardı ama çok fazla takipçisi kalmadı.
Burada problem peygamberi tanımlamakta kullanılan modelin yeterli bir peygamber modeli yansıtamamasından kaynaklanmakta. Oysaki sufi modellemeye baktığımız zaman Hz.Muhammed vahyin mücessem hali. Kuran ancak Hz.Muhammed ile zuhura geliyor. O arkadaşlar şunu bilemiyorlar ki Hz.Muhammed olmasaydı bu Kuran olmazdı, başka birisine indirilen başka bir şey olurdu. Bu Kuran ancak onunla olur. “İnsan ve Kuran ikiz kardeştirler” hadis-i şerifinde kastedilenin insanın ve Kuranın adeta aynı genleri taşıyan, aynı hakikati içeren iki varlık kategorisi olduğunu görüyoruz. Tezahürde ayrılık, hakikatte aynılık var. Kuran inmeden Hz.Muhammed’de vardı, onda açığa çıktı. 23 yılda nazil olmadı, 23 yılda onun ağzından çıktı. Şeyh-i Ekber İbn-i Arabi Hz. Fütuhat-ı Mekkiyyeye kabeyi tavaf ederken hamile kaldı. Bu 37 ciltlik kitap 7 bölümdür, diyor ki “her bir şavtta bana bir fasıl açıklandı ve kitap bana yüklendi, sonra bana sen bunu ‘print out’ al dediler, benim de yazıya geçirmem 20 küsür sene aldı”.
Bundan dolayı Kuran-ı Kerimin Efendimizle irtibatlı düşünülmesi, onun yürüyen Kuran olması, bugün Kuranın elimizde tuttuğumuz mushafa bu kadar önem verilmemesi önemli. 3.halife zamanında toplanmıştır Kuran, demek ki devletin birinci derecede önemsediği bir olay değildi mushaflaştırma. Peki, mücessem hale gelmeden önce Kuran var mı? Var. Nasıl bir Kuran? Medine sokaklarında dolaşan, namaz kılan, yaşayan canlı bir Kuran. Sonra kitaplaşıyor, modern zamanlarda da bilmem kaç kuruş hale geliyor ama biz buna Kuran demiyoruz. Sufiler buna “Mushaf” diyorlar. “Şüphesiz O Kuran gizli, bir kitabın içindedir” âyeti var. Allah bir kitabı bohçalayarak göndermiştir. O yüzden sufiler Levh-i mahfuz – Ummü’l kitab – Furkan – Kuran – Mushaf diye inerler. Bizim elimizde tuttuğumuz mushafın içindedir Kuran. Ben Arapça biliyorum, şu hocalardan okuyorum diyen birisi mushafa dokunabilir, Kurana dokunamaz.
Tasavvufi eserleri okuyacak kişilerin herhangi bir metot takip etmeksizin yorum yapmaları sakıncalı mıdır? Hz.Mevlana’nın “şarabı üzüm suyu zannederler” yakıştırması bugün neşriyat imkânlarının artmasıyla daha sık mı gözleniyor?
“Her sözün bir yeri, her meydanın da bir eri vardır” şeklinde Arapça bir söz vardır. Söz yerinde güzeldir, yerinde olmayan sözü kullanana deli derler. Ayet-i Kerimede “Eve kapılarından giriniz” der. Bu, Descartes’in “Metodoloji” kitabını yazmasından çok daha evvel inmiş bir ayettir. Allah niye böyle bir ayet indirdi? Zaten eve kapıdan girilir. Bu metodolojik bir ayettir. Her ilmin ve konunun kapısı vardır, o kapıdan bir sürece girilir, o süreç sonucunda istidadın ve kabiliyetin varsa performansına bağlı olarak başarılı olursun veya olmazsın. Tasavvuf bir metodik ilimdir; kapısı, koridoru, bekleme salonu ve huzura kabul salonu vardır. O süreç izlenir. Her ilmin bir ustasının olması çok doğaldır. Ustasız ilim öğrenilemez. Her çırak önce kalfa sonra usta olur. Bugün araba kullanmasını dahi ehliyet kursunda, yanınıza verdikleri direksiyon hocasıyla öğrenirsiniz. Bundan dolayı da hiç kimse “arabayla arama niye girdin, Allah’la arama niye girdin?” dememektedir. Paşa paşa o dersi aldıktan sonra arabasını kullanır. Biz erkekler berberin önüne otururuz, berber usturayla gırtlağımızın üzerinde dolaşır. Bir yanlış hareketiyle bir saniyede ölmemiz mümkündür. Kimse berbere itiraz etmez, etse kovarlar. Ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim olunur. “Allah’la arama niye giriyorsun ey berber, şirktir bu!” diyen adama defol git derler. Burada teslim olmayı kabul ediyor berbere, diniyle ahiretiyle ilgili bir konuda bir bilene teslim olmayı şirk sayıyor. Bunu anlamak mümkün değil.
İnsanların tasavvufî kitaplara yaklaşımlarına baktığımızda büyük uçurumlar görüyoruz. Meselâ kimileri “ben kim, İbn-i Arabiyi anlamak kim” diyerek tek sayfa dahi okumaya yanaşmazken kimileri de “Füsusu okudum, işi kaptım” havalarında. Bunun orta yolu nedir?
Bu kişiye göre değişir. Bazı insanlar İbn-i Arabi’den, başkaları Hayyam’dan Hafız’dan Mevlana’dan hoşlanır. Başkaları da daha fazla şeriat dili kullananlardan hoşlanır. Bu o kişinin o ânki haline ve seviyesine göre değişir. Herkese şunu oku, şundan zevk al denemez. Tasavvufta zevklere müdahale edilemez.
Sufilerin eserlerini yazarken farklı mertebelerde olduğu malumunuz. Tipik misali Eşrefoğlu Rumi’nin Müzekkin Nüfus’u ile Divanı. Birinin kuralcılığı ağır basarken diğerinde rindâne bir hava var. İnsanlar ariflerin eserlerini okurken bunu göz önünde bulundurmaları, eseri anlamalarında yardımcı olur mu?
Her bir sözün derecesi, mertebesi var. Âriflerden de söz söylemeye, şiir söylemeye gençlik zamanlarında başlamış olanlar var. Mesela Gazali gibi tasavvuf yoluna girmeden önce de yazıları olanlar var. Bugünkü tabirle entelektüel denilen âlim kişilerden 18 yaşında yazmaya başlamış olanların, 60 yaşına geldiğinde şiirlerinin arasında fark olması çok doğaldır. Çağımızın Yunan asıllı önemli bir şairi Kavafis’in yaşlılık üzerine çok beğenilen bir şiiri vardır. Ölümünden önce itiraf eder ve ”Ben o şiiri 45 yaşlarında yazmıştım ve çoğu atmasyondu aslında. Şu an 70 yaşlarındayım, o yazdıklarım yalanmış meğerse” der. Tasavvufta bazıları da hiç şair, yazar değildir; tasavvuf bazı tıkalı kanalları açtığı için o kişide vâridat kabîlinden deyişler gelebiliyor. Daha önce şiiri olmadığı için aynı perdeden geliyor. Niyazi Mısrî gibi bir geliyor, tam geliyor. Bazısına iki yıl geliyor, üçüncü yıl kesiliyor. Ne geliyorsa o oluyor.
“Tasavvufa Giriş” kitabınızda dikkatimize çarpan birkaç şeyi sormak istiyorum. “Hz.Muhammed zat peygamberi, diğerleri esma peygamberi” demişsiniz, bunu açar mısınız?
Allah tektir, birdir ama isimleri de var. Bu isimler Allah’ı çoğaltır mı? Çoğaltmaz. Bunların hepsinin toplandığı tek bir isim vardır. O isim lafza-i celâldir, bazılarına göre ism-i azamdır. İsm-i azam hepsini kuşatır. O nedir? Hakkında muhtelif görüşler vardır. Birçokları “Allah” derler. Bazıları da O hiçbir isimler kayıtlanamayacak bir varlık olduğu için O’na ancak bir zamirle karşılık bulabiliriz, “O” yani “Hû’dur” derler. Allah mahlûkatı yaratmadan evvel hâlık değildi, merbub olmadan rab değil vs. O zaman bu isimlerin hepsi Allaha bir diğerinin gözünden bakmak demektir. Ancak Allah’ın bir de yarattığıyla irtibatlı olmayan bir zâtı var. Onun ismi yok, isimsizlik hali. O hâlden Allah ismi, o isimden “ümmehat-ı seb’a” denen yedi isim, bundan diğer isimler ve onlardan sıfatlar şeklinde bir şema düşünün. Aynı şekilde peygamberlerin hepsi Allah’ın belirli isimlerinin mazharıdırlar. Biz 28 peygamberin adını biliyoruz ama hadiste bir rivayete göre 260 bin, bir rivayete göre 360 bin peygamber gönderildiği bildiriliyor. O kadar çok peygamber içinde çok az bir peygamber bilgisine sahibiz. Her peygamber bir ismin mazharı, Allah isminin mazharı olması ise hakikat-i Muhammediye olmasından dolayı ve nebilerin imamı olması hasebiyle Hz.Muhammed’e ait bir husustur. Allah mahlûkatı yaratmayı dilediğinde tek bir şey yaratmıştır, ondan diğer şeyleri yaratmıştır. Buna felsefeciler “prima materia” (ilk madde) derler. Tasavvuf erbabı o ilk maddeye “hakikat-ı Muhammediye” der. Mümin, kâfir her şey onun hamurundan yaratılmış oluyor. Bütün nebiler de Hz.Muhammed’in sancağı altında toplanmış oluyor. Sufilerin bakışı bu şekilde.
“Bu sufilerin zannı” diyecekler. Peki, uygulamaya geçelim. Tarihî süreç içerisinde de Hz.Peygamber’in cemali ve celâli kuşattığı ve bütün isimlerin kendinde açığa çıktığı olaylar görmekteyiz. Mesela Hz.İsa ve Musa’da bir özelliğin öne çıktığını görürüz. Hz.Peygamberde ise bir İsevî rahibi gibi bir hayat da görüyoruz, elinde kılıçlı bir mücahit insan da görüyoruz. Tüm isimler açığa çıkıyor.
Kitabınıza Rene Guenon’un “bilgelik yazıya geçirilmek suretiyle dejenerasyonu başladı” sözünü almışsınız. Günümüzde bilgelikten uzaklaşmanın en büyük sebebi sizce bilhassa internet vasıtasıyla yerli yersiz her şeyin yazıya geçirilmesi olabilir mi?
Bilgelik ve bilgi arasındaki farkı ortaya koymamız lâzım. Bilgelik, kişide açığa çıkan kadim bir biliş tarzıdır. Enformasyon ise o bilgeliğe giden yolda zâhiri malûmat toplanmasıdır. Esas bilgi değildir o. Bilgi, sizin ontolojinize yapışık olandır. Siz sahtekâr, yalancı, zâni, katil vs. birisi olun, çok iyi bir tıp doktoru olabilirsiniz. Bu özelliklerle o özellikler bir arada gidebilir. Hatta günümüzde daha da makbûldür. Bilgi ve ontoloji birlikteliği olan biliş tarzlarında bu mümkün değil. Yalana devam eden karaktere sahipseniz bilgi yapışmıyor. Teknolojideki, medyadaki, matbuat âlemindeki bilgilerin hepsi bizde bir bilginin açığa çıkmasını sağlıyorsa fonksiyonunu yerine getiriyor. Sağlamıyorsa, bu laf ebeliği olur. Nasıl ki söz ishaline tutulmuşlar diye bir tabir var, aynı şekilde kalem ishaline tutulmuşlar da var. Çağımızda yazarlık diye bir meslek var. Tarihte böyle bir şey yok. Filozofsun, bilgesin, âlimsin, ondan dolayı bir şey yazarsın. Adam diyor ki “ben yazarım”. Neyi yazıyorsun sen? Nitelik kayboldu, nicelik öne çıktı. Hatta köşe yazarında metre hesabı önemli. Meselâ diyorlar ki bana 60 vuruşluk bir yazı yaz, 15cm.’i geçmesin falan… Bu bilgi değildir.
Bütün enformatik malûmat kabîlinden şeyler bilgiye giden adresi vermede bir vasıta olabiliyorlarsa caizdir. Meselâ bir insan-ı kâmil var, falanca dağın başında. Ben ona gidersem bana kendimle ilgili çok güzel şeyler öğretecek. O bilgeyi bulmam için bir seyahat kitabı, bir GPS cihazı o adresi bulmama yardımcı olacağı için faydalıdır. Kendisi bilgi değildir onun. İstanbul “guide book”larını İstanbul’a gitmeden ne kadar okursan oku, o, bilgi değildir. Onun için ilm’el-yakin, ayn’el-yakin, hakk’el-yakin şeklinde üç bilgi düzeyinden bahsederler. İlm’el-yakinde sen sadece okursun. Okuduğun sende açığa çıkmadıkça ona bilgi denilmiyor. Yazmakla birlikte bazı şeylerin ruhaniyeti kaybolur. Onun için canlı metinlere ihtiyaç var. “Kitap gibi adam” denir eski tabirle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir