MAHMUD EROL KILIÇ İLE SÖYLEŞİ-2

IMG_3398

                                              

Kitabınızın ciddi bir kısmı tasavvufî şiir şerhlerinizden oluşuyor. “Şairler ile ârifler arasındaki en büyük fark, şairlerin şiiri şiir yazmak için kullanmaları ancak âriflerin şiiri hissettikleri duyuşu paylaşmak için bir araç olarak kullanmalarıdır” demişsiniz. Biz bu ayrımı nasıl yapabiliriz? Şiirin muhtevasına göre mi, şairin şahsiyetine göre mi?
Birinci derecede muhtevasına göre. Şiiri okuduğunuzda sizde uyandırdığı tesire göre değerlendireceksiniz. Bu, diğer şiirler kötüdür anlamına gelmez. Toplumsal yaralara temas eden şiirler de vardır. Necip Fazıl’ın, Nazım Hikmet’in, Mehmet Akif’in şiirleri tasavvufi şiir değiller ama çok da güzel şiirler. Bunlara şairler deniyor. Âriflerin kullandığı şiirden dolayı onlara şairler denmez. İbn-i Arabî ben şair değilim der. Fütuhattaki şiirleri ve divanı toplandığından 5 cilt şiiri vardır. Keza Mevlâna da ben şair değilim der. Bunlarda şiir araçlardan bir araçtır. Onlarda söz dertleri vardır, yani bir sözü iletmek için insanlara uygun gelen şiirdir. Buna biz “sebeb-i şiir” deriz. Mevlâna der ki “ben Belh’te kalsaydım düz yazı yazardım ama buradaki insanlar şiire hürmet ediyorlar ve şiir üzerinden daha iyi anlıyorlar” der ve şiire başlar. İbn’ül-Arabî der ki, “şiir sembol yatağı olduğu için rahat hareket etme alanı verir. Onun için ben Fütuhat-ı Mekkiyye’nin her bölümünde uzun uzun anlattığım her konuyu şiirle özetlerim”. Şiir bir özet yeridir diyor. Bakın bir gayeden dolayı şiir tarzını benimsemişlerdir.
Onun için bunların nutukları okuyan kişide tesir uyandırır. Diğerleri, kelimeleri yakışıklı ve mütenasip şekilde art arda dizme sanatını iyi beceren bir büyücü görümündedirler. Söz sanatı aynı zamanda bir büyüdür de. İnsanları sözlerle ikna edebilirsiniz. İhtiyacı olmadığı bir şeye ihtiyacı olduğuna ikna edebilirsiniz ama bu kandırma olmuyor mu? Ali Şeriati bir kitabında, Afrika’da yolu olmayan kabilelere dahi Renault araba satmak üzere sosyolog kiralar Fransız diyor. Reklamcılık kitaplarında derler ki, kutuplarda yaşayan bir kişiye buzdolabı, ekvatorda yaşayan kişiye soba satabilme sanatıdır reklam. Bu bize göre sahtekârlık ve yalancılıktır. Yalanın yeri cehennemdir. O açıdan bilgiyle yalanı ayırt etmek gerekiyor.
Niyazi Mısrî Hz.den şerhler yapmışsınız. Kendisi tekkelerde Yunus Emre ile birlikte güfteleri en çok okunan âriflerden. Şimdi bile üzerine yapılan baya çalışma var. Sufîlerin sadece söze gelenleri şiir şeklinde ifade ettikleri, söze gelmeyenleri kelimelere dökmedikleri gerçeğini göz önünde bulundurursak, Mısrî Hz.nin diğer âriflere nisbeten daha fazla zikredilmesini söze gelmeyenleri daha çok dile getirmesine bağlayabilir miyiz?
Her ârif şiir ve eser yazmış değildir. Her şiiri olan ârifin de çok etkili şiiri olmayabilir. Burada Niyazi’nin farklılığı çok ızdıraplı bir kimse olması, samimi ifadeler kullanması. Yunus gibi o hali yaşayan insanlarda karşılığını bulan şeyler var. Birçok başka güzel şairler var ama Yunus’un ve Niyazi’nin sözleri gerçekten karşılığını buluyor. “Ey garip bülbül, diyarın kandedir” diyorsa Niyazi Mısri, günümüzde yalnızlığa mahkûm olan entelektüel tavrı çok güzel ifade etmiştir. Hâli yakalamadadır mesele.
124 bin olduğu rivayet edilen sahabeler içinde ashab-ı suffe’nin sayısından tutalım da, 1925 tekkelerin kapatılması tarihine kadar uzanan bütün zaman diliminde, derviş sayısının her zaman toplam nüfusa oranla hayli az olduğu tarihî bir vaka. Bununla beraber geleneğimizde tasavvufun topluma yön verdiğini biliyoruz. Günümüzde problem insan-ı kâmillerin yeteri kadar olmayışı mı yoksa insan kalitesinde genel olarak bir düşüş mü?
Günümüzde elbette insan-ı kâmillerin sayısında azalma oldu. Bunun sebebi, ilim iltifata tabiidir. Rağbet o tarafa olmadı, zihinler kaydı ve başka arayışlara geçildi. Yüzyılın başından bu yana Müslümanlar metodik yanlışlar yapıyorlar. Gelenekte Müslümanların dominant olmalarının sebebi, Müslümanların omurgalarında bir düzgünlüğün olmasıdır. İsabetli bir yaklaşımları olmasıdır.
Tasavvufa müsbet fakat tarikata menfi olarak bakan birçok insan var. Kuran ve mushafın ayrılması üzerinden gerçekleşen düalizmin burada da gerçekleştiğini söyleyebilir miyiz?
Bir şey zuhurat planında meydana geliyorsa o şey oluş ve bozuluşa tabidir, tefessühe açıktır. Binaenaleyh bir vahyin peygamberden çıkıp ikinci şahıslara emanet edilmesiyle beraber peygamberin bazı çevrelerin o mesajını daha 40 sene geçmeden ne hale getirdiklerini bilmekteyiz. Peygamber ben emaneti size teslim ediyorum dedi, onu işlemek ve yüksek değerlere çıkmak veya yerin dibine batırmak sizin elinizdeydi. Aynı şekilde tasavvuf, tarihi boyunca, tasavvufun müesseseleşmiş şekli olan tekke ve dergâhlarda mücessem hale geldiği için ister istemez bazı problemler olmuş olabilir. Peygamberin kurduğu devlette bile olmuşsa tekkelerde de olabilir. Sanki Darülhadislerde problem yoktu, şeyhülislamlıkta her şey güllük gülistanlıktı şeklinde bakıp suçu sadece tekkelerde olana yüklemek yanlıştır. 30 Kasım 1925’te dergâhlar kapatılıncaya kadar İstanbul’da kayıtlı 360 küsur dergâh varsa, bu kadar çok dergâh içerisinde bir ikisinde, bir iki zatın ehliyetsizliği neticesinde bazı problemler olmuş olabilir, bu da doğaldır.
Bugün silahlı kuvvetler camiası içerisinde iyi yetişmemiş iki tane albaydan dolayı askerlik sanatını iptal edelim, silahlı kuvvetleri ortadan kaldıralım der misiniz? Doktorun iğnesi neticesinde belden aşağısı tutmayan hastalar oldu. Tıp fakültesini kapatalım, tıp ilmini kaldıralım demiyorsak tasavvuf camiası için de insaflı, merhametli olmak lâzım. Güzel şeylere bakmalı. Ben problemler yoktur diyenlerden değilim. Hatta daha cesaretle şunu söyleyeyim, “19.yy’dan sonra günümüze doğru yaklaşıldıkça tasavvufu en fazla problemli hale getiren bu tekke ve dergâh nizamındaki tefessühlerdir.”
Tasavvuf ile havas ilimleri arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kâinatta her şeyin tesiri vardır. Seslerin, renklerin her şeyin bir rezonansı vardır. Allah’ın isimleri için de söz konusudur bu. Sufi, esmalarla belirli güçler elde eder. Lâkin fizik âlemi üzerinde güç elde etmek için esma çekmek haramdır. Allaha ulaşmak için esma çekilirken sana eşantiyon olarak güçler veriliyorsa ona eyvallah denir. Binaenaleyh havas ilmi dini ve manevi ilimlerin ayrılmaz parçasıdır. Peygamberin havas yönü vardır. Niye abdest alır? “Görünmez varlıklara karşı şunu okuyun” tarzında her dinin havas tarafı vardır ama ana prensibe tâbidir. Bir din sadece havas demek değildir. Havas onun şamanistik uzantısıdır, içinde mündemiçtir. Siz onu içinden çıkarıp müstakil hale getirirseniz problemlidir. Bugün “ben havasçıyım” diyenler ana prensibi kaybettikleri için sonları hüsran olur. Ana gayesini kaybetmediği sürece bir ekol, onun içinde havas olabilir.
Cüneyd-i Bağdadi Hz.nin tasavvufu “seni sende öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesi” olarak tanımladığını, yine tasavvufun “ben şuuruna erme” olarak da tanımladığını görüyoruz. “Ben şuuruna erme” nedir? Tarihsel süreçte metotları değişmiş midir?
Tasavvufun ve dinlerin kastettiği “ben” ile ego anlamında psikolojinin kastettiği ben arasında fark vardır. “Ben size kendi ruhumdan üfledim”, “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” diyorsa Allah orada “ben”im kim olduğum ortaya çıkar. Bir şey yok oluyorsa ona var denilemez. Var, ontolojik olarak hiç yok olmayana denir. Hz.İbrahim yıldızlar çekip gittiğinde “batıp gidenleri sevmem” demiştir. Kayıp gidenler sevilmez, yalnız Allah vardır. Binaenaleyh tasavvufun kastettiği ben, senin biyolojik varlığın değildir. Nerelisin, nerede oturuyorsun, annen baban kim, Türksün kürtsün kastedilmiyor. Tesadüfen Çin’de doğabilirdin. Bugün “genome” projesiyle damağınızdan alınan bir dokuyla geçmişe dair genleriniz çıkıyor ortaya. Amerika’da yaşayan Çorumlu bir arkadaşım yaptırdı, %98 Çinli çıktı çocuk. 40 yıldır kendimi Türk bilirdim dedi. Şimdi neyin milliyetçisi olacaksınız? Irklar sosyolojik vakalardır, güzel bir folklorik düzeyi vardır ama metafiziğe çıkarmamak lazım. Öldüğü zaman herkes âdemoğlu olacaktır.
Ben derken tasavvuf insanın ilâhi kökenini kasteder ve insan o kökeni keşfedinceye kadar cahildir der. Kişi o ilahi kökenini idrak ettiği noktada bütün esaret kayıtlarından kurtulur. Aksi takdirde düşünce esareti, ideoloji esareti, maddiyat esareti gibi esaretler içerisindedir. Hürriyet, kişinin bu tip esaretlerden kurtulmasıyla olur. Aynı zamanda dile getirilmesi sakıncalıdır; çünkü anlayamayan, o noktaya gelmeyen kimse tarafından kıskanılabilir, “Ene’l-Hak” diyen Hallac gibi. Ancak o kişiler de kanlarıyla abdest almaya hazırdırlar. Hallac kökenini çaktı ama keşke dilini tutabilseydi… Allah sırrını tasdik etsin.
Dante’nin İlahi Komedyasında İbn-i Arabi Hz.den etkilendiği hep konuşuldu. Simyacıyı yazan Paulo Coelho’nun Hz.Mevlâna’dan etkilendiğini biliyoruz. Medeniyetler arası etkileşim günümüzde ne durumda? Asrımızda hangi medeniyetin hâkimiyeti söz konusu?
Bu “challenge” meselesidir. Ayasofya’nın karşısına Sultanahmed Camii koymak demektir. Sen modern Müslümanlar olarak şu ana kadar ne koydun? El-Kaide ürettin, 17-18 yaşında parmak ve kol kesen Şebab diye bir hareket ürettin, Afganistan dağlarında elinde metre onun bunun sakalını ölçen bir Müslüman tipi ürettin; o zaman sorgula kendini. Ne ürettiğine bağlı. Tarihte benim Osmanlı kıyafetimi giyerek resmini çizdiren asilzadeler modası vardı. İşte buna challenge, meydan okuma denir. Şimdi Amerikan bayrağı yakarak challenge yapanların, meydan okumalarının köklü, gelenekten kaynaklanan, bir meydan okuma olmadığını, tamamen beşerî ve öfke kaynaklı olduğu kanaatindeyim. Asil bir duruş olduğu kanaatinde değilim.
Günümüzde Müslümanların karşı tarafa sundukları model sorunlu. Kendilerine check-up yapmaları, kendilerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Bunu söylerken ‘başkalarına yaranmak için değişiklikler yapsınlar’ı kastetmiyorum. Başkası sevsin diye bir şey yapacak değiliz. Şu anki görüntüde, Müslümanların, Müslüman olmayanlarla ilişkisini bir kenara bırakalım, ben 40 yıllık Müslümanım, ‘Allahuekber’ diyen adamdan, acaba kafama odun iner mi diye korkuyorum. Başkasının korkması da tabiidir. Kendimize bakıp sormamız lâzım: Ne ürettin? Bir Mevlâna yok, Hafız yok, Hayyam yok, Gazzali yok; halâ yok. 20yy.da bana model olarak kimi çıkardın? Evrensel kişileri kastediyorum, âlemşümul olarak bütün halklarda karşılık bulmayı kastediyorum. Lokal bazı yazarları kastetmiyorum. Evrensel kişi çağ açan ve herkes tarafından okunan kişi demektir. Zihnî metodolojimizde bir problem var.
Eskiden bir ilme başlamadan önce düzgün bir ilim hiyerarşisi kurulurdu. Onu kaybettik biz şu an. Dini ilimlerde ayak olacak baş oldu, baş olacak ayak oldu. Bugün çek ve senet üzerine tez yapmış bir İslam hukukçusu kalkıp İslam metafiziği üzerine söz söylüyor. Bu iş, başka bir iş. O kadar çorba ki her şey! Tasavvuf vardır veya yoktur gibi bir lâf söylüyor, faizsiz bir bankada uzun yıllar danışmanlık yapmış birisi. Sen git çek senet işine bak. Bu işi anlamazsın!
Hollywood sineması tasavvuf imgesini filmlerinde yıllardır kullanıyor. Matrix, Avatar, Inception gibi filmlerde her bir “ben” metaforu var. Bize ait olan değerleri yitiriyor muyuz? Tasavvufun sinema ile ilgili olan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Müslümanlar tasavvufu tanımıyorlar ki filme geçsinler. Atlama yapmamak lazım. Niye Müslümanlar sinemada başarılı olamıyorlar? Çünkü bireysel, sosyolojik Müslümanlar. Kavramsal olarak İslâmın ne olduğunu bilmiyorlar. Batılı rejisör, senarist; rejisör, senarist olmadan evvel ya mason, ya kabalist bir yerlerden bir şeylerin talimini görüyor, o gördüğü şeylerin doğrultusunda film yapayım diye meydana çıkıyor. Müslümanların o manada düşünsel çerçeveleri yok. Müslümanım diyen gencin Müslümanım sözünden öteye bir İslam kültürü yok ki. Tasavvuf ve felsefe gibi İslam dininin özel konularını çalışmamış.
Günümüzde bazı Müslüman doktorlar var, “Müslüman doktorlar” diyorlar kendilerine. Müslüman olması oturup namaz kılmasından kaynaklanıyor. Tıp konuştuğu zaman hiç de İslamî olmadığını görüyorsunuz. Tıp anlayışının, tıp felsefesinin, insana bakışının, alternatif tıpla hiç uyuşmadığını, konvansiyonel ve materyalist tıp anlayışını ideolojik olarak sürdürdüğünü görüyorsunuz. Değişik gruplara bağlı doktor arkadaşlar var. Ben onların hiçbirinden İslamî tıbbın karşılığını görmüş değilim.
Tasavvufî okullar açılmaya başlandı. Hatta bu yıl Türkiye Yazarlar Birliği de açtı. Bunları nasıl yorumluyorsunuz? Kapanan irfan ocakları yüzünden toplumun susuzluğunu meşru yollarla gidermesi olarak mı yoksa modern zihnin bir ürünü olarak mı bakıyorsunuz?
Tasavvuf “okulları” kolay bir şey değil. Açılır açılmasına ama kim kapattı? O da var. Uzun bir konu bu. Bir müesseseye kilit vurmakla o düşünce kapanır mı, kapanan nedir, kapanmayan nedir, uzun konular. Bazı derneklerin, vakıfların “tasavvuf okumaları kursları” adı altında bir yerler açıyor olmalarını ben olumlu görüyorum. Neticede düşünce geleneğimize bir dönüş olarak görüyorum.
Tasavvuf Osmanlıda, dini ilimler içerisinde önemli bir yeri olan bir alandı. Tasavvufsuz hadis yapılmazdı, fıkıh yapılmazdı, Şeyhülislamların tamamı tasavvuf erbabındandı. Tasavvuftan koparılmış fıkıh kuru bir alandır. O açıdan, bence bunlar güzel şeyler, olumlu şeyler. İslam dünyasında maalesef, özellikle Arap dünyasında tasavvufu dini ilimler içerisinden kovma gayreti var. Suudi Arabistan’da hala tasavvuf dersleri diye bir şey yoktur. O zaman da şemada bir problem çıkmaktadır. Biz güzel bir Osmanlı mirasına, düşünce mirasına sahibiz. Burada tasavvufun rolü ne idiyse o yerin teslim edilmesi gerekiyor. Taşköprülüzade’nin Mevzuat-ul Ulüm kitabında tasavvufun yeri ne idiyse o yer. Fazla bir şey istemiyoruz. Osmanlı şeyhülislamı Molla Fenari kim idiyse, Davud-u Kayseri kim idiyse, Zenbilli Ali Efendi kim idiyse, Paşmakçızade Ali Efendi kim idiyse (burada Osmanlı şeyhülislamlarını sayıyorum, tekke şeyhlerini saymıyorum) onların tasavvufunu talep ediyoruz.
Bir omurga kırıldı, o omurgayı düzeltmeye çalışıyoruz. Omurga kırıldığı zaman uzun yıllar onunla yaşayanlar onu aslî omurga zannetti, sakat ve kamburu çıkmış bir hâlde değneklerle zor yürüyorlar ama alıştılar bu hâllerine. Vesselâm.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla