KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN


Kanunî Sultan Süleyman¸ sadece Türk ya da Osmanlı tarihine değil adını insanlık tarihine yazdırmış büyük bir hükümdardır. Padişahlık kudreti¸ cihangirlik ve fütuhatçılıktaki rakipsizliği¸ idarî¸ adlî ve kanunî alanlardaki başarılı düzenlemeleri ile tarihin hafızası ve beşeriyetin maşerî vicdanında silinmez bir iz bırakmıştır. Öyle olmasaydı¸ Osmanlı’ya en muhteşem dönemini idrak ettirmesi¸ onu dünyanın en süper devleti mevkiine getirmesi mümkün olmazdı.

Kanunî Sultan Süleyman¸ sadece Türk ya da Osmanlı tarihine değil adını insanlık tarihine yazdırmış büyük bir hükümdardır. Padişahlık kudreti¸ cihangirlik ve fütuhatçılıktaki rakipsizliği¸ idarî¸ adlî ve kanunî alanlardaki başarılı düzenlemeleri ile tarihin hafızası ve beşeriyetin maşerî vicdanında silinmez bir iz bırakmıştır. Öyle olmasaydı¸ Osmanlı’ya en muhteşem dönemini idrak ettirmesi¸ onu dünyanın en süper devleti mevkiine getirmesi mümkün olmazdı. Onun muhteşem portresinin göz kamaştırıcı çizgilerini¸ kimi kitaplar¸ film ve dizilerde çarpıtılmaya çalışılan pespaye ve ucube kopyalarından takip etmekten ziyade tarihten yansıyan asıl suretinden tanımak ve öğrenmek daha sağlıklı bir yöntemdir. Biz de burada muteber kaynaklara dayanarak muhteşem Kanunî’nin muhteşem portresini çizmeye çalışacağız. Çocuklarımızın¸ gençlerimizin ve umum insanlarımızın¸ ideal bir şahsiyet olarak kendilerine model aldıkları o muhteşem kişiliği¸ tarihî-manevî şahsiyetine halel getirmeden sizlere hakkıyla aktarmaya gayret edeceğiz.
Muhteşem Hususiyetleri ve Rekorları
Osmanlı’nın gerek siyasî-askerî-iktisadî gerekse kültür ve medeniyet noktasında en parlak ve “ideal” dönemi¸ Kanunî’nin padişahlığı zamanıdır. Fatih zamanında başlayan Yükselme Dönemi ve Osmanlı Rönesans’ı onun zamanında zirveye çıktı. Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın tahlili de aynı istikamettedir: “Yarım asra yakın süren hükümdarlığı zamanında Türkiye¸ fütuhat¸ siyaset¸ ilim¸ irfan ve sanat itibariyle en parlak devrini yaşadığı gibi hukuk ve yeniden vazedilen kanunlar ile de medenî bir devlet olduğunu göstermiştir… Osmanlı Devleti 16. asrın ortalarına doğru idarî¸ hukukî ve iktisadî teşkilatı¸ ilmî ve içtimaî müesseseleriyle yüksek bir İslam medeniyetinin bütün vasıflarını haiz olarak görülmektedir.” Bundan dolayı bazı Avrupalı tarihçiler bile 16. asra “Türk-Osmanlı Asrı” dedikleri gibi “Süleyman Asrı” da demişlerdir. Öztuna’nın deyimiyle 16. asır¸ Türk ve Osmanlı tarihinin doruk noktasıydı ve Sultan Süleyman da bunun en büyük mimarı olmuştu.
Devrinde¸ Osmanlı’nın sınırlarını 6.557.000 kilometrekareden 14.893.000 kilometre kareye¸ bağlı devletlerle birlikte 22 milyon kilometrekareye yükseltti. Osmanlı’nın sınırlarının en geniş (III. Murad zamanı) olmasa da en fazla genişlediği ve en iyi yönetildiği dönem onun padişahlık zamanı oldu. Osmanlı onun devrinde üç kıta¸ yedi denize hükmetti¸ okyanuslara dayandı. Şurası kesindir ki¸ Romanyalı tarihçi Nicolae Iorga’nın da ifade ettiği üzere¸ başında bulunduğu devleti¸ aynı zaman diliminde devrindeki hiçbir Avrupa devletinin tekâmülüyle mukayese dahi edilemeyecek mikyasta geliştirip halefine teslim etmesini bilmiştir. Osmanlı’nın 46 yılla en uzun süre tahtta kalan padişahı odur. En çok sefere çıkma rekoru da ona aittir. 13 seferde geçen toplam süre 10 yıl¸ 7 ay¸ 7 gün; kat ettiği mesafe de yaklaşık 48 bin kilometredir. Dünya’nın ekvator çevresi uzunluğu 40 bin kilometreden biraz fazla olduğu hesaba katıldığında aklın havsalanın alamayacağı bir rekordur.
Avusturya elçisi Busbecg’in hatıralarında geçen şu ilginç tespitler de Kanunî Sultan Süleyman’ın gizemli hususiyetlerinden bazılarını gün yüzüne çıkarmıştır: “Söylendiğine göre Süleyman’ın üç büyük arzusu varmış. Önce¸ adına inşa ettirdiği camii tamamlamak… İkinci arzusu¸ eski su kemerlerini tamir etmek suretiyle İstanbul’un su ihtiyacını gidermek. Üçüncüsü ve son arzusu¸ Viyana’yı almak… İlk iki isteği yerine getirilmiştir. Ama üçüncü arzusu sonuca ulaşamamıştır. Bu gayesinin ebediyen gerçekleşmemesini ümit ve temenni ederim.”
Kanunî’nin¸ muhteşem kudret ve başarısının altında yatan sırları şu şekilde de analiz etmek mümkündür: Hemen her sahada kabiliyet¸ liyakat¸ iktidar ve tecrübe sahibi insanları bulup çıkarması¸ himaye ve teşvik etmesi¸ en ideal şekilde yetiştirmesi¸ yükseltmesi¸ kullanması ve nihayet onlardan istifade etmesiydi. Bu anlamda¸ Kanunî’nin başarısı bir ekip veya kadro başarısıydı demek yerinde olur. Onun engin dehası ve vasıflı insan (idareci¸ asker¸ ulema¸ mütehassis¸ şair¸ müellif¸ sanatkâr) yetiştirmedeki mahareti sayesindedir ki¸ kendi devrinden sonra bile en azından 16. asrın sonuna kadar Osmanlı’nın yükselişi bu kadro eliyle devam etmiştir. Kanunî’ye başarılı bir hükümdar olmanın yolunu açan önemli bir unsur da şuydu: Fevrî bir tabiata sahip olmaması¸ kararlarını düşünüp taşınarak ve ekseriyetle vezirlerine ve ulemaya danışarak vermesi¸ temkin ve itidali elden bırakmaması idi.
Diğer taraftan Kanunî¸ dîvân sahibi olacak kadar büyük bir şairdi. Muhibbî lakabıyla binlerce şiir kaleme aldı. Tam 2.779 adet şiir yazdı ki¸ bu da bir rekordu. Çünkü Divan Edebiyatı’nda en fazla şiir yazan Zatî’nin bile toplam şiir sayısı 1.825’ti. Hastalığı sırasında kaleme aldığı şu şiir yazdığı en meşhur şiirlerdendi:
Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi¸
Olmaya devlet¸ cihanda bir nefes sıhhat gibi.[1]  
Kişiliği ve Müstesna Vasıfları
Beden ve iman mükemmeliyeti¸ fikir¸ ahlâk ve mefkûre yüksekliği ile temayüz eden Kanunî Sultan Süleyman¸ irfan sahibi¸ âlim¸ maddî ve manevî kemalatı şahsında toplamış mümtaz bir padişahtı. Çatık kaşlı olmamakla birlikte nadiren tebessüm eden¸ laubalilikten hoşlanmayan¸ ciddi¸ vakur¸ azimli¸ iradeli¸ acele karar vermeyen¸ ince düşünen¸ az¸ ölçülü¸ kesin ve mertçe konuşan¸ hoşsohbet bir mizaca sahipti. Babası Yavuz Sultan Selim’in sert ve asabî çehresinin aksine sakin¸ soğukkanlı¸ tatlı-sert¸ nazik ve zarif bir yapısı vardı. Çalışkanlığı¸ enerjisi¸ dinamizmi¸ disiplini¸ meseleleri idrakteki intikal kabiliyeti¸ plan ve hükümlerini tatbikata koymadaki başarısı cihetlerinden örnek bir hükümdardı. Sefahat ve rehavete düşkün olmayan¸ Harem’de lüzumundan fazla vakit geçirmekten haz almayan¸ ömrü savaş meydanlarında gaza etmekle geçen mefkûre sahibi bir sultandı. Öyle olmasaydı¸ Osmanlı’ya en muhteşem dönemini idrak ettirmesi¸ devletin sınırlarını 14¸9 milyon kilometre kareye yükseltmesi¸ en uzun süre tahtta kalması¸ en fazla sefere çıkması ve son nefesini cihat ederken vermesi mümkün olmazdı. Tarihçiler Kanunî’nin¸ askerlik dehası bakımından Fatih ve Yavuz’dan sonra geldiğini¸ bilginlik bakımından da Fatih ve II. Bayezid’dan sonra geldiğini kabul ederler. Ancak Osmanlı padişahlarının hiçbirisinin devlet yönetimi ve diplomaside Kanunî’nin mertebesine ulaşamadıkları (belki Fatih yarışabilir)¸ bu anlamda Kanunî’nin siyasî deha bakımından Osmanlı’nın en üstün ve erişilmez padişahı olduğunu teslim etmeyi de ihmal etmezler.
1560’da Cerbe Deniz Savaşı’nın kazanan Osmanlı donanmasını karşılamak ve zaferi kutlamak maksadıyla tertiplenen merasimi izleyen Avusturya elçisi Busbecg’in¸ bu vesileyle Padişah Kanuni’nin karakteriyle ilgili şu çarpıcı gözlemlerde bulunmuştur: “Bu merasim esnasında Süleyman’ın her zaman olduğundan daha farklı bir gurur ve neşeye sahip olmadığını onu yakından görenler söylüyorlar. Ben de iki gün sonra Cuma namazı için sarayından çıktığı zaman görmüştüm. Yüzünde her zamanki huşunet ve hüzün ifadesi vardı. Sanki kazanılan zaferin kendisiyle ilgisi yokmuş¸ hadise her zaman beklenen basit bir şeymiş gibi heyecansızdı. Talihin cilvesini olduğu gibi kabul etmeye bu ihtiyar adamın kalbi öylesine alışmıştı ki¸ halkın alkışlarını sanki hissiz bir şekilde kabul ediyordu.”[2]
Kanunî Süleyman asla içki içmezdi. Hatta İstanbul’da sadece Müslümanlara değil gayrı Müslimlere de içki içmeyi¸ imal etmeyi¸ alıp satmayı yasakladığı tarihî kayıtlarda geçmektedir. Solakzade’nin tarihinde geçen bilgi aynen şöyledir: “İstanbul şehrinde meyhanelerden birini bırakmayıp¸ içkici başı def olunmuş idi. Ecele derman için bir katre şarap bulunması mümkün değil idi.” O devre ve bu uygulamaya tanıklık eden Avusturya Elçisi Busbecg’in aktardığı şu malumat oldukça önemlidir: “Peygamberin emrine aykırı olarak İstanbul’da şarap içmek pek yaygın bir hale gelmişti. Bir gün¸ Sultan’ın fermanıyla şarap içmek¸ imal ve ithal etmek yasaklanıverdi. Bu yasak¸ Müslümanlardan başka Yahudi ve Hıristiyanları da kapsıyordu. Ben ve adamlarım sade su içmeye alışık değildik… Bir de yiyip içme tarzımızı mı değiştirecektik? Belki bu yüzden hastalanabilirdik. Durumumuzun divanda görüşülmesini ve eski haklarımızın korunmasını tercümanlarımıza anlattım. Bazı paşalar bizim su ile yetinmemizi¸ komşuların bize şarap getirildiğini görmelerinin iyi sonuç vermeyeceğini¸ onlara yasak olan bu içkinin Hıristiyanlara serbest olmasına¸ kokusunun bütün şehre yayılmasına izin verilemeyeceğini ileri sürdüler…”[3]



[1] İ. Hakkı Uzunçarşılı¸ Osmanlı Tarihi¸ Ankara¸ 1988¸ c.2¸ s.307¸ 419-420; Yılmaz Öztuna¸ Kanunî Sultan Süleyman¸ İstanbul¸ 2006¸ s.9-10¸ 134-137¸ 158¸ 161; Tayyib Gökbilgin¸ Kanunî Sultan Süleyman¸ İstanbul¸ 1992¸ Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları¸ s.196¸ 208-209; Yaşar Yücel¸ Kanuni ile 46 Yıl¸ Ankara¸ 1987¸ TTK Yayınları¸ s.100¸ 105; Nicolae Iorga¸ Voyageurs Français dans I’Orient¸ Paris¸ 1925¸ s.21; Ogier Ghiselin de Busbecg¸ Türkiye’yi Böyle Gördüm¸ Haz: Aysel Kurutluoğlu¸ İstanbul (tarihsiz)¸ Tercüman 1001 Temel Eser¸ s.192.
[2] Solakzade¸ Solakzade Tarihi¸ Hazırlayan: Vahid Çubuk¸ Ankara¸ 1989¸ c.2¸ s.111; Uzunçarşılı¸ age¸ s.418-419; Öztuna¸ age¸ s.134-135¸ 158¸ Gökbilgin¸ age¸ s.194-195; Yücel¸ age¸ s.6¸ 103; Busbecg¸ age¸ s.164-165.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla